4 Ağustos 2011 Perşembe

Eyfel Kulesi...



Eyfel Kulesi 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel'in firması tarafından, Fransız Devrimi'nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde inşa edilmiştir. Aslında Eyfel Kulesi'nin mimarı Gustave Eiffel değil, İsviçreli Maurice Koechlin'in siparişi üzerine tasarlayan Stephen Sauvestre'dir. Meslektaşı Emile Nouguier ile beraber ilk tasarımları yapmıştır. Eyfel Kulesi'nin, 7.739.401 Frank 31 Sent tutan inşaat masrafları, Gustave Eiffel'in tahminlerinin 1 milyon frank üstündedir. 1889 yılındaki açılış tarihden önceki 5 ayda 1,9 milyon kişi ziyaret edince, yıl sonuna kadar toplam masrafın 3/4'ü çıkartılmıştır. Böylelikle Eyfel Kulesi, daha başından, kazanç sağlayan bir şirket görünümüne bürünmüştür. 3.000 işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle bir araya getirmiştir. Hiç ölüm vakası yaşanmamış olması, o günün şartlarında şaşırtıcı bir durumdur. 1902 yılında yıldırım çarpınca, kuleyi ışıklandıran lambalar ve bazı bölümler zarar görmüş ve yeniden yapılmıştır.

Ancak bu arada Eyfel Kulesi, onu bir utanç lekesi olarak gören Paris halkının tepkisini de çekmiştir. Bazı sanatçılar devasa bir sokak lambasına benzetirken, bir fabrika bacası gibi Paris'in görsel itibarını zedeleyeceğini ileri sürmüşlerdir. Böylelikle devrin sanatçı ve edebiyatçı çevresinde bir kampanya başlatılmış, bu kampanya süresince ünlü sanatçıların imzaladığı bildiriler dağıtılmıştır. Ünlü romancı Guy de Maupassant'ın kuleden nefret ettiği ama her öğle yemeğini de oradaki lokantada yediği görülünce, "Ne yapayım kuleyi göremeyeceğim başka bir yer yok" cevabını vermiş. Ünlü kadın casus Mata Hari'yi yakalamak için kuleden faydalanılmıştır. Hitler yenilip de, müttefikler Paris'e yaklaşınca, Hitler General Dietrich von Choltitz'e hem kuleyi, hem de tüm Paris'i yıkmasını emretmiş ama general 'Tarihe Eyfel kulesini ve Paris'i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum" diyerek, emre karşı gelmiş.

1985'de James Bond filmlerinden A View To Kill (Öldüren Manzara) burada çekilmiştir. James Bond rolünde Roger Moore oynuyordu. Bond kızı Grace Jones da film icabı paraşütle kuleden atlamıştır.
Bugün ise Eyfel Kulesi, Dünya'nın en güzel mimari yapılarından biri olarak kabul edilir. Parisliler onu Demir Bayan olarak adlandırırlar.

İlk başlarda Eiffel, kuleye sadece 20 yıl için müsaade almıştı. Dolayısıyla, 1909 yılında kulenin sökülmesi gerekiyordu. Ancak kule, iletişim için çok uygun yüksekliğe ulaştığından ve yeni yüzyılda Atlantik ötesi haberleşmeye imkan tanıdığından, kalmasına izin verildi.

14 Haziran 2011 Salı

Siz babanıza hiç "seni seviyorum" dediniz mi ...


Bugün bir yazı okudum ve aklıma babam geldi…
Şimdi bir çok arkadaşım beni hiçbir şeyden çekinmez biri olarak tanır ki öylede bir yapım vardır. Ama düşündüm de acaba bu güne kadar yapmaktan çekindiğim ne var … Buldum evet vardı…
Babamın boynuna sarılırken hep bir tereddütte kalırım. Kızacağından değil, görmemişlikten. Ne yapalım. Biz kırsal kesimin çocuklarıyla hayat arasındaki yol normal insanların yollarından daha bir kötüdür. Bizim yollarımız hep patikadır. Taşlıdır yollar, hafif hız yaparsan savurur seni uçurumların diplerine…
Bu kadar rahatım ama düşünmedim değil neden böyle oluyor diye … dedim ya kırsalda yaşayan insanların çocuklarına olan sevgileri genelde içlerindedir. Hiç unutmam bir gün babam hasta oldum diye işini gücünü bırakmış ağlayarak geliyor. O arada bende havale geçiriyorum. Bana sarılışını belki mezara girsem unutmam. Evet arkadaş ben babama belki öyle ahım şahım “seni seviyorum” diyemedim ama bari sizin demeniz için bir şey yapayım… Bunu yapıyorum diye söylemeyeceğim anlamına gelmez. İlk fırsatta bunu yapacağıma söz verdim kendime…
Sizde kendinize bir söz verin bir kez olsun babanızın boynuna öyle bir sarılın ki ona “Baba Seni Seviyorum” diyin… bunu anneniz içinde yapın .. ama yapın. Üç günlük dünyada bir daha seni seviyorum deme şansımız olmaya bilir…

Çünkü "Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak"

--------------------------------------------------------------------

Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak"

Babanız öldüğünde büyüyorsunuz...
Artık soru soracağınız öğreneceğiniz azarını duyacağınız takdirini
alacağınız akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz korkacağınız
bir babanız yoksa büyüyorsunuz...
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz,her istediğinizi almak zorunda olan
o kişi yoksa artık...
Hep sessiz ağlayan ,suskun seven en zor dönemde bile yıkılmaz görünen
sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık...
Büyüyorsunuz o zaman işte...

"Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak"

Kaç yaşınızda olursanız olun, babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur...

7 Haziran 2011 Salı

istanbul boğazının hikayesi ...



Boğaz'ın en eski yerleşimcilerinden olan Bizanslılar, buraya Bosporos (Yunanca: Βόσπορος) adını veriyordu. Bu sözcük inek ya da öküz anlamına gelen βοῦς (bous) ve yol, geçit anlamlarına gelen πόρος (poros) adlarının birleştirilmesiyle türetilmişti. Öküz ya da inek geçidi anlamına gelen Bosporos adını taşıyan boğaza bu adın verilmesi Yunan mitolojisinde baştanrı Zeus'un, İo adında bir kıza âşık olması olayına dayanır. Hikâyeye göre İo nehirler tanrısı İnahos'un kızıdır. Tanrıların kralı olan Zeus bu güzel kızı görünce ona âşık olur ve eşi Hera'dan gizlice onunla birlikte olmaya başlar. Bir gün Hera'ya yakalanmak üzereyken kendini bir buluta, İo'yu ise bir ineğe çevirir. Aldanmayan Hera, ineği hediye olarak eşinden ister. Onu Zeus'tan uzak tutmak adına Argos Panoptis adlı canavarın gözetimine bırakır. Ancak Zeus, Hermes'i yollayıp Argos'u öldürtür. Bunun üzerine Hera, ineğe dönüşmüş İo'yu sürekli rahatsız etmesi için ona bir sinek musallat eder. Sinekten kurtulmak için var gücüyle koşan İo boğaza geldiğinde kendini boğazın sularına bırakır ve bu engeli yüzerek geçer. Kıyıya çıktığı yerde Keroessa adında bir kız çocuğu doğurur ve bu kız büyüdüğünde denizler tanrısı Poseidon ile evlenerek Byzas adında bir oğlan dünyaya getirir. Bu çocuk doğduğu yerde kendi adını verdiği Byzantion kentini kurar. Bu mitolojik öyküler hem İstanbul şehrine hem de Boğaz'a adlarını vermelerinden dolayı önemlidir.

Boğaz'ın antik dönemde kullanılan adlarından olan Bosporus'un kökenine ilişkin ortaya atılan bir başka görüş de sözcüğün Fosforos (Yunanca fosforlu, ışık saçan)' dan geldiği yönündedir. İstanbul Boğazı batı dillerinde hâlâ bu ad ya da bu adın değişik biçimleriyle bilinmektedir. Eski Türk kaynaklarında ise İstanbul Boğazı'nın Halîc-i bahr-i rûm (Marmara Denizi Boğazı) Halîc-i bahr-i siyâh (Karadeniz Boğazı), Halîc-i konstantiniyye (Konstantiniye Boğazı), Merecü'l bahreyn / Mecma'ül bahreyn (İki denizin birleştiği yer) ve İslâmbol Boğazı gibi adlarla anıldığı görülmektedir.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

SAHİ NEYDİ AŞK ?


Aşk ...

Yapmak istiyorum bunu anlatmak istiyorum.
Nedir aşk ..?
Tutku , bağlılık , sevgi , saygı , sen ve benden ziyade biz olmak , ihtiras , kıskanmak ...
Peki aşk insana her şeyi yaptırır mıydı ?
Evet , tabi ki de .. Aşkın olduğu yerde gurur , mantığa dayalı hiçbir şey kalmaz. Aşk güzeldir yahuu , hele bir de karşılıklıysa değme keyfine ..
Tüm günü beraber geçirirsin akşam olup da ayrıldığında , sanki bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir hüzün çöker , sarılırsın bırakmazsın ya aşktır işte bu. Bütün günlerin gecelerin birlikte geçsin istersin. Özlersin , kokusuna hasret kalırsın. Doymak istersin sonuna kadar , doymak doymak ama asla doyamamak istersin. Onu öyle seversin ki , körleşirsin . Adeta bir mahkum misali tüm isteklerini harfiyen yerine getirirsin . Bıkmadan usanmadan ve aşkla . Sen onu seviyorsun ya , oda seni seviyor ya gerisi hiç önemli olmaz hayatında. Çok mutlu olursun ama çok korkak. Hatta gizlice ağlarken bulursun nadir zamanlarda kendini. Sonra birden, hiddetlenirsin kendine. Her şey yolunda çok mutluyum, neden böyle oluyor dersin defalarca ve tam da o anda onu kaybetme pervasının dört bir yanını sardığını hissedersin. İşte tam bu an ona en derinden alışmaya başladığın andır. Bir anın bir anını tutmaz , durduk yere sırıtıp durursun .. Kendine engel olamazsın , hep gülümser çevrene pozitif enerji saçarsın. Bazen araya ayrılıklar , özlemler girer .. Bu seni ona daha da bağlar. Özlem arttıkça bağlılık da artar. O yokken eksik hissedersin , ne yediğinden , ne güldüğünden , ne ettiğin sohbetten , gezdiğin yerden zevk alamazsın bazen. Bazen iki deli aşık olursunuz yollarda el ele bağıra çağıra şarkılar söyler aşkınızı cümle aleme duyurursunuz. Bazen iki dost olur kimsenin bilmediklerini birbirinizle paylaşır , ayrıcalığı ortaya koyarsınız. Bazen iki romantik olur , hoş bir müzik eşliğinde loş bir odada dans edersiniz. Bazen tutkulu iki aşık olur , utanmasızca sevişirsiniz. Bazen sevgili , kimi zaman dost , baba , oğul , arkadaş , aşk , her şeyi olursunuz birbirinizin her şeyi ..
Aşık sevdiğinin uğruna her şeyi göze almaya razıdır. Hatta sevişmeyi bile .. Sevdiğiyle bir bütün olmayı , tek bir beden olmayı , bedeninin eşsiz çıplaklığında kaybolmayı , iç içe olmayı , gözlerinde bitmeyi , aşkın , tutkunun ve ihtirasın mutlak sonsuzluğuna çıkmayı oldukça sever aşık. Sevdiğiyle yaptığı , dünyanın en basit sıradan bir olayı bile onun için sonsuz mutluluk ve eşi benzeri olmayan tarifsizliktir. Aşık en çok mutlu etmek ister. Sevdiğinin mutluluğu zaten onun mutluluğudur. Bazen onunla doyasıya aşkı yaşamak isterken , bazen ufak bir çocuk misali bir pamuk şekere kandırılmak ister. Sevilmek ister , derinden sevilmek , anne gibi sevilmek .. Sevdiğinin yanında çocukluğunu göstermeyi bildiği gibi kadınlığını da konuşturmayı bilir. Yerine göre hanım , yerine göre kadın olmayı bilir.
Ünlü düşünür Pascal ' ın aşk için söyledikleri oldukça hoş ..
"Aşk iradenin gereğidir. Her çeşit dışsal emir ve baskılardan çok usa uymak gerekir. İradenin gereği olan bu aşktan başlayıp tutkuda sona eren bir yaşam mutludur. Bunlardan birini seçmem gerekse aşk´ı yeğ tutarım. Biz aşk karakteri ile doğarız. Aşk ruhumuz yetkinleştikçe gelişir ve bizi güzel görünen şeye sürükler. Bundan sonra artık bizim bu alemde sevmekten başka bir şey için var olduğumuzdan kim kuşkulanır? ... Aşkın konusu güzelliktir ve insan evrenin en güzel nesnesi olduğu için dışarıda aradığı bu güzelliğin örneğini kendi içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca eskisinden bambaşka bir insan olduğumuzu anlarız. Aşktan söz ede ede insan aşık olur."

İnanın ki şu söylediklerim anlattıklarımın tek bir tanesi bile aşkı anlatmaya, tarife eş değer değildir. Bir nebze bahsettim fakat aşkı tam anlamıyla anlatabilmek ne mümkün ki .. Çok başka bir şey başka bir tat, başka bir dokudur.
Aşk Allah ' ın sana lütfettiği candan öte sevmektir sevgiliyi ...
Bazen ateş olduğunu bile bile , yakarsın canını .. Acı çekeceğini bile bile uzanırsın alevin tam ortasına , ama sonunda her şeye rağmen iyi ki dersin .. İyi ki yaşamışım ..
Eugenede de Lacroix adında bir düşünür : “ Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister. “ sözüyle aşkın hiçbir dilde tarifinin olmadığını çok güzel vurgulamış ..
Daha fazla lafa söze ne hacet .. Yaşayan bilir kardeşim ..
Bir kere sevdaya tutulmaya gör , ateşlere yandığının resmidir . Aşık dediğin mecnun misali kör , ne bilsin alemde ne mevsimidir.



Sevgi SAYIN

17 Mayıs 2011 Salı

şiir-i selim...




Hani değmezdi hayat gözyaşlarıma?
Değmeyi bırak,kopardı gözlerimi bir hışımla...

Ey hayat!
Madem kastın var yaşlı bakışlarıma,
Hadi beni yaşların olmadığı diyarlara ışınla!

Ellerine kalemi kim verdi hayat?
Söylesene bana!
Neden çizdin bedenimi bir başına?
Bir yar yakışmaz mıydı yanıma?
Hayat!
Senin adın kendinden bayat...
Tabi yönetmen sensin,
İçin rahat;
Kolaysa bir gece de bu yatakta sen yalnız yat...

Kemanın sesini duyuyor musun hayat?
Eskilerden nağmeleri inletiyor,
Geçmişi geleceğe dinletiyor...
Duyuyorsundur elbette fakat;
Anlamazsın,yoktur sende o lûgat...

Geceyi seviyorum biliyorsun,
Tenimi yıldızlarla ısıtırım...
Bilirim,
Bu sebepten tutunduğum yıldızları kaydırıyorsun...
Tek sebep tense eğer hayat;
Neden bu ızdırap?
Neden Güneş'i tenime çalmıyorsun?

Hadi bir şarkı çal be hayat!
Bir kere de aydınlık makamından olsun...
Otur karşıma şöyle,
Bir kere arşa değen başım olsun...
Şerefine tokuşturalım kadehleri,
Senin şerefine...
Şeref mi ne?
Hadi bilmezsin adını,
Bilir gibi yap bir kere be!
Bozma işte!
Sen oyuncu ol bir kere de...

Bak kim gelmiş eşikten bakıyor,
Gel çekinme Memat!
Umutlarım zaten beşikten mezara akıyor!
Sen de soluma otur,
Ben aranıza geçeyim.
Hayatın elinden yine mematı içeyim...

Bazen geceyim,
Bazen gecedeyim...
Biliyorum boynum bükük,
Ve biliyorum
Di'li geçmiş zamanların hep son hecesindeyim...
Dilim tatsızdır benim.
Bilirim;
Dilli dilsizlerin en fedakar fedaisiyim!

Selim Akgün / Hayat Memat

10 Mayıs 2011 Salı

hep başkalarınındır hatalar...


hep başkalarınındır hatalar
kimsenin şucu yoktur bu işte
ne annenin "aman kızım sakın severek evlenme" değişi
ne babanın "evlenipte ne yapacaksın" değişindedir suç
suç ikisindedir...
hiç düşünmezler mi ileriyi...
hayal etmezler mi gelecekte mutlu olmanın hayalini...
hep kötü fanteziler eşliyinde mi ilerler ömür?

"bana iyi bir örnek olamadı ailem" diyende midir suç
iyi yönlerini alamayan sende bende midir?
hep yaptıkları hataları başkalarına mâl etmek isteyen
ama insan olmanın aslında hata yapmak olduğunu bilmeyen
senin benimdir suç...

"kaçacak yer arasam bulabilir miyim" diyen bende değil ki suç!
beni kaçmak için usandıran yarda değil midir?
kendimizi hep "sütten çıkmış ak kaşık" gibi gösteren bizde değildir suç
bizi bu hale getiren sevdiklerimiz değil midir?
beni eleştirin diyip, sonrasında eleştirinin dozu kaçında insanları kırmaktan çekinmeyen kişilerde değildir suç
sonunu düşünmediğimiz işlere kalkışan bizlerde değil midir ?

"sende benim gibi olacaksın kızım, annenin şansı kızına geçer" diyen annede değil ki suç
bunları sanki yaşamak istercesine kendine hayat felsefesi edinen "salaktadır"
"oğlum/kızım sakın hata yapma" dedikten sonra
küçük bir hatada kulağımız çekildiğinde bizde değildir suç
bize hata yapma lüksünü vermeyen ailelerimizdedir!

kendilerini sanki hiç hata yapmamış gibi gösteren ebeveğinlerimizde değil mi suç
yaş ermiş kemale, hala daha bize hizmet eden annemizdedir suç
kendi ayaklarımızın üzerinde duramadığımız için bizdedir suç
şimdi söyleyin asıl suç kimdedir

sende mi bende mi ondan mı yoksa "bizde midir suç" ...

Yunus Emre Tatar