8 Mayıs 2013 Çarşamba

Anlamayacakları varsa anlamaz

Susuyorum bazen hiç konuşmak istemiyorum. 
Sussam da bir çözüm olmuyor hani 
Ama konuşsam da bir halt olmuyor. 
Yani aşaği sakal, yukari biyik misali. 
Ne yapsam ne etsem bende bilmiyorum. 
Hani konuşursun sabahlara kadar ama bir çaresi olmaz, 
Anlatirsin ama anlaşilmaz, 
Karşindakinin anlayacaği dilden konuşmazsin anlaşilmaz, 
Anlaşilmayacaği varsa anlaşilmaz işte. 
Insan oğluna neyi anlatirsan anlat anlamayacaği varsa anlamaz. 

Kiminin işine gelmez, 
Kiminin umrunda olmaz, 
Kimi dinlemiş gibi yapar, 
Kiminin ne yaptiği anlaşilmaz. 
Öyle anlamsizlik bulutu gibi işte her şey. 

Kadere mi sitem etsen kendine mi bilinmez. 
Çarede olmaz hiçbiri. 
Uyuyamazsin gece olunca, döner durursun yatakta, 
Susarsin tekrar. 
Hiç konuşmak istemezsin. 

Dilsiz olsan derdin bitecek dersin bu kez de 
Anlattiğini anlamayanlara anlamak için zorlarlar. 
Yani konuşsan da boş dilsiz olsan da. 
Yine sükutu giyinip az konuşmak en aslida. 

Palyaço...




kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde

kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları

her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan

"ben sevmezdim" dedim, "yalan" dedi

bunu palyaço söyledi,

palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım


herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım

sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden

dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın

eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.


umursamıyorum yılgınlığımı filan

çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki

ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını

kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam

bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin


iii.


bitmedi, yazacağım daha

yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik

her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
"duyamadım", derdim, "tekrar et!"
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum

hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!

diyorum

iv.


geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda

korktum birden, kusacak gibi oldum
"olur öyle" dedi palyaço,
"herkes alçaktır biraz"
"otur ulan!" dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

"rakı doldur!" dedim, "eksilmesin!"

ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim

herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;


geçen gün bir kadınla seviştim

biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço

diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.


kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan

"ben sevmezdim" dedim, "yalan"
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,

sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,

yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.


haydi sirtaki yapalım palyaço

rakı doldur, yine eksildik biraz

Turgut Uyar

7 Mayıs 2013 Salı

Küçük Prens



...yetişkin insanlar rakamları pek severler...onlara yeni bir dosttan söz etseniz asla öze değin bir şey sormazlar. hiçbir zaman şöyle demezler: "ses tonu nasıl?", "hangi oyunları sever?", "kelebek koleksiyonu yapar mı?". hep şöyle sorarlar: "kaç yaşında?", "kaç kardeşi var?", "kaç kilo?". onu ancak bu sorularla tanıyacaklarına inanırlar... yetişkinlere "pembe tuğladan bir ev gördüm, pencerelerinde sardunya çiçekleri, çatısında güvercinler vardı" deseniz, o evi bir türlü hayal edemezler!.. fakat "yüz bin franklık bir ev gördüm!" derseniz, "ay ne güzel ev!" diye çığlık atarlar...

Kulun İntikamı Sanırsın..

Allah kulundan intikamını yine kul ile alır,
Manevi ilimleri bilmeyenler, onu kul etti sanır,
Var olan her şey Yaratan’ındır, kul eliyle işlenir,
Allah’ın emri olmayınca, sanma bir çöp teprenir.

"Anonim"

Yunus Emre derki...


"Suyun değerini hayal edemiyorsanız, bu gün su içmeyin. Size pişirdiği yemeklerin kıymetini bilmiyorsanız eşinize rica edin, iki akşam sizin için yemek yapmasın. Evinizin kıymetini algılayamıyorsanız,bir gece kapınızın önünde sabahlayın. Gözlerinizin kıymetini anlayamıyorsanız, gözlerinizi bağlayın ve bir saat işlerinizi göremeden yapmaya çalışın''..

"Hiç hata yapmayan insan, hiç bir şey yapmayan insandır Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır!.."

"Yunus Emre"

28 Mart 2013 Perşembe

Cam Tavan Sendromu



Bilim adamlarının pireler üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucu pirelerin farklı yüksekliklere zıplayabildikleri tespit edilmiştir...

Pireler üzerinde araştırmaya devam eden bilim adamları pireleri cam fanusun içine koyarak fanusa 30 cm yüksekliğe cam tavan eklerler. Fanusun metal olan zemini ısıtılarak pirelerin zıplaması sağlanır. Her seferinde pireler zıpladıklarında 30. cm'de cam tavana çarparlar. Defalarca zıplamalarına rağmen cam tavanı aşamayacaklarını anlayan pireler ne olduğu anlayamadıkları için bir süre sonra 30. cm'ye kadar zıplayarak kendilerini cam tavana çarpmaktan korurlar.

Denek olarak kullanılan bütün pirelerin 30 cm'ye kadar zıplamaya alıştığını gören bilim adamları deneyin 2. aşamasına geçerler. Bu aşamada fanusun üzerindeki cam tavan kaldırılır ve fanusun zemini ısıtılır. Tekrar zıplamaya başlayan pireler cama tavanın olmamasına rağmen 30 cm'den yükseğe zıplamaya cesaret edemezler. Tekrar cam tavana çarpacaklarında dolayı daha yükseğe zıplayabilecekleri halde zıplamazlar.

Pireler kafalarını cama vura vura çektikleri acıdan dolayı aldıkları hayat dersine sadık kalırlar. Daha yükseğe zıplama şanşları varken yine acı çekeceklerini düşünerek kendilerini sınırlandırırlar. Bunun nedeni engelin zihinlerine yerleşmiş olmasıdır. Bu deney canlıların başaramayacakları birşeyi nasıl öğrendiğini ortaya koymaktadır.

Kişisel gelişim uzmanı olan Dr. David J. Schwartz yaptığı bu deneyde pirelerin yaşadığı durumu "Cam Tavan Sendromu" (Glass Ceiling Syndrome) olarak adlandırmıştır.

Bir insanın gelebileceğine inandığu en üst nokta onun cam tavanıdır. Cam tavanınızda hayallerinizin yüksekliğini gösterir

14 Mart 2013 Perşembe

Yaradan Yare Giden Bir Yol Bulmak ...

Bir şiir yazayım diyorum senin için,
İçinde uzun sevda sözleri olsun istiyorum.
Sonra vazgeçiyorum,
Sığmıyor defterlere.
Ardından düşünüyorum,
Aşkımı bir hikaye yapsam versem sana,
Uzun olur yorulursun diye korkuyorum.
Bir hediye vereyim diyorum sana,
Senin gibi tatlı olsun istiyorum.
Şöyle gözleri kocaman,
Bakışlarındaki huzur gibi...

Yazarken gözümden yaş geliyor,

Özlüyorum yine seni!
Ama yine de hediyeni veriyorum,
İçinde hem sevda sözleri,
Hem şiirler olan
Bir de tek satır cümlesiyle...

Seni Seviyorum :)

15 Eylül 2012 Cumartesi

Doğum Günümden Anneme ve Babama ...




Canim Annem ve Canım Babam,

Bugün günlerden senin benim Anne. 26 yil önce ben bu saatlerde senin kucağindaydim :)  Ne garip anne yillar gecti hep sevdim hep seveceğim seni. 26 yil önce o hasta halinle "ne olursa olsun doğuracam" bu çocugu dedigin günün aferesindeyim anne. Ölümü bile göze alip beni doğurduğun gündeyim. Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte annem :) 


26 yil önce babamin o dertli halde seni bekledigi gündeyi
m :) Halamin hastanenin merdivenlerini öperek "çok şükür allahim verdine" dedigi gündeyim. Bugün senin ve babamin eserinin günündeyim :)) Ablalarimin erkek kardeşlerinin olduğu gündeyim. Bugün bir garibim bir hoşum anne :) Yoksun yanimda ama yanimda olmaman hicbir şeyi değiştirmiyor, seni seviyorum anne. Seni harap ve bitap biraktiğim günün sabahinda seni aniyorum anne. Kulaklarin çinlasin kocaman öpüyorum anne :))


06.09.2012 - 00:00

15 Temmuz 2012 Pazar

Aşk yoktur!




Kendimi bildim bileli kitap okumaktan haz alırım hep. Özellikle okuduğum kitaplar Divan Edebiyatı, Tasavvuf Edebiyatı, Psikoloji ve Polisiye Romanlarıdır. Farklı kitap türleri de okumuş olsam genel itibari ile durum böyle. Yaklaşık olarak haftada ortalama en az 2 kitap okuyorum. Özellikle kitaplarda "Aşk" olaylarına dikkat ederim. Normal hayatta da çevremdeki insanların aşkları dikkatimi çeker. Olay analizi yaparım birazda. Kendi başımdan da geçmiş bazı aşk olayları var. Kitabını okuduğum insanlar birbirinden değerli ve dünyanın taktirini kazanmış kişilerdir. Bende kendi çapımda yaşadığım şeylerle bir aşk analizi yaptım. Ne kadar doğru olduğunu okudukça kavrayacağınıza eminim.
Aşkın ne tarihi vardır, ne kişisi, ne zamanı, ne hayatı, ne yeri, ne de yuvası vardır. Genç yaşta edindiğimiz aşklarımız vardır ve yetişkinlik dönemine kadar sürer. Şimdi herkes aşkın yaşının olmadığını söyler ama gelin görün ki 50 yaşında  birisi 18 yaşında birisine aşık olamaz derler. İki kişi birbirine ilgi duyunca aradaki ne olursa olsun "hani aşkın yaşı yoktu!" derler. İnanın kendileri o durumu yaşamıyor olsa dışarıdan yaşayan birisini kesinlikle "yerden yere" vururlar. Yani aşkın içinde çıkar mı var sorusu geliyor aklına insanın!
Evet aşkta çıkar söz konusudur. Aşk karşılıksızdır denir her zaman. Aslında aşkın içinde karşılık olmayınca aşk mı olur sorusunu kimse sormuyor kendine!? Yada aşk zora gelince çekip gitmek midir sorusunu sormuyoruz! Diğer taraftan bakınca evlilik yeminini hiç düşünmüyoruz! Ne vardı evlilik yemininde: "İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta ...." diye gidiyor. Şimdi ne kadar çok paranız varsa o kadar güzel güne sahipsiniz, ne kadar paranız varsa o kadar mutlusunuz anlayışı mevcut. Şunu düşünüyorum; acaba elimizde para denen şey olmazsa mutlu mu olmayacağız? Yada yeterli imkanlar olmazsa mutsuz mu olacağız!? Düşünülmeyecek gibi değil. Ama gerçek olanın paranın her şey için bir aracı olduğunu unutup her şeyin para olduğunu düşünmekten geçtiği gerçeğidir.
Şimdi evliliklerde arkadaşlıklarda kısa sürüyor. Evlenen çiftlerin çoğunluğuna sorsanız aşık olarak evlenmişlerdir. Klasik yalanlarla birlikte" cicim ayları" geçtikten sonra aşkta biter hikayesini de kendilerine dost edinmişlerdir. Kısacası hiç bilmedikleri duyguları yaşamadan daha hayata doğru dürüst adım atmadan toplumun dayatmalarına inanmışlardır. Böyle olunca mutlu mu olunur ! Kesinlikle hayır. Yani başkaları için hayatını şekillendirmenin mantıksızlığını göstermeye çalışıyorum.
Asıl anlatmak istediğim konuya gelirsem eğer, aşkın olmadığına inanıyorum. Evet aşk diye bir şey yoktur. Aslında beşeri insanlar arasında aşk yoktur. Hiçbir zorluğa gelemeyen, birbirine saygı duymayan, sevgiyi tüketmiş insanlarla dolu her yanımız. Bunu da sebebi yine toplum da, onu ayrı bir zamanda ele almayı düşünüyorum. Yani anlayacağınız aşk denen şey insanların geçici hevesleridir. Bakın hevestir diyorum. Çünkü hevesler geçer, aşk denilen şey ilahi bir kudrettir ve o hiçbir zaman tükenmez.
Yunus Emre der ki; "Ölen hayvan olur, aşıklar ölmez." Yunus Emre, Mevlana, Şems, Karacaoğlan, Hacı Bektaş-ı Veli, Süleyman Çelebi ...  gibi insanların aşklarını daha anlamamış bir toplum var. Onların aşk dediklerini şimdiki gençlikte daha önceki gençlikte kendi bedenlerindeki adrenalin yükselmesi gibi düşünüyorlar. Kesinlikle hayır. Aşk öyle iki dakikada sahip olunan ve ayrıldıktan sonra biten bir şey değildir. Aşk ilahi aşka sahip olan erenlerin dediği gibi; ""Yare varmaktır, yare varıp onun yareni olmaktır. Her zaman ona varmak için gün saymaktır."
Ayrıldıktan sonra "zaten anlaşamıyorduk, ben ona çok fedakarlık ettim ama hiçbirisini hak etmedi, sakın erkeğe/kadına güvenmeyin" demek değildir.  Zaten aşkı bilenler böyle gereksiz teferruatlara girme gafletinde bulunmazlar.
Yani lafın kısası aşk sadece ilahi olandır. Beşeri aşk ise yalan olan geçici ve heves olandır.


Yunus Emre der ki: Ey Hoca! İstersen var bin hacca, hepsinden iyice bir gönüle girmektir!
Güzel bir gönülde güzel bir ömre ...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Düşünüyorum da ...



Şöyle düşünüyorum genelde,
Dini de bilmiyoruz insanlığı da bilmiyoruz ya biz ne boku biliyoruz diyorum! Din diyoruz Allahsız müslümanlık yaşıyoruz, hayat diyoruz hala daha sigara içmenin kendisini büyüttüğünü düşünen gençlere doğruyu gösteremiyoruz. İnsanlık öldü diyoruz, kendimizin insan olduğunu hiç sorgulamıyoruz. Dünya çok kötü bir yere gidiyor diyoruz ama bir kişi de demiyor ki "ulan durdurun bu gidişatı!" demiyoruz. Devletle alakalı bir iş yapınca "amannn ya devlet yapsın bana ne var ben kendimi kurtarayım da gerisine ne olursa olsun" düşüncesinden sıyrılamıyoruz. hala daha "Devletin malı deniz, yemeyen domuz felsefesinden kopamıyoruz." Sonra da devlet küçük bir yaptırım uygulayınca devlet bizim hakkımızı yiyor, sosyal devlet anlayışı nerede diyoruz. Kimse de demiyor ki "kardeşim bugüne kadar dolu dolu olanın kıymetini bildiniz mi?" diye sorgulamıyor! Yerde bir çöp oluyor herkes belediyeyi suçluyor ama kimse çöpü alıpta çöpe atma zahmetinde bulunmuyor. Din iman Allah Kuran diyoruz ama gel gör ki dinin gereklerinin neredeyse hiçbirisini yerine getirmiyoruz. Namaz dinin direğidir diyor sadece direği dikiyor her şeyden elimizi eteğimizi çekiyoruz. Müslümanlık sadece namaz kılmak, oruç tutmak değil, zekatta verin diyince adamın parasının isteme dinini imanını iste haliyatına düşüyoruz.

Bu akşam dua edeceğim bunlar için. İnşallah bir arpa boyu yol alabiliriz dostlarım.
İçi dolu dolu dua kokan Beraat kandiliniz mübarek olsun...

13 Mart 2012 Salı

Daha daha ...


Daha yüksek binalarımız, ama daha
kısa sabrımız var;
Daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz;
Daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz;
Daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz;
Daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz;
Daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz,
Çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz,
Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz,
Çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza
yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin
karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için
daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük
adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu,
daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.. Bu günler,
hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler,
bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye
hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde
her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.....


"George Carlin" 

15 Ocak 2012 Pazar

Üsküdar'dan Beşiktaşa ...




Şu besiktaşi benim kadar kim bilir acaba.... 
Yillarim gecti biliyor musunuz burada. Öyle cocukluk ömür felan degil. Bir sevda gecti yani başimdan...
Şu sahil varya.. Keşke oradaki esarcilarin tinercilerin alkoliklerin dili olsada anlatsa denizle nasil ahpap olduğumu. Şimdiyse en tuhafi her gün üsküdara gelip oradan iş yerimin olduğu beşiktaşa varmamdir. Gülüyorum şuanda hani derlar ya Allahin sopasi yok diye ve Sezen Aksu şuanda şöyle diyor: "bakalim kim daha çabuk unutacak." Hani ölümü bile unutuyor insan oğlu bir tat sevdanin mi tadi damağimizda kalacak. Demlene demlene ne çayimizda hal kaldi nede sevdalarimizda. 


Korkarak yaklaşmaya başladim hayat baharimda. Şimdi bir eli tutmak benim için lüks gibi. Hangi ayrilik var ki hüzün doğurmasin göğüs kafesimize... Şimdi fotoğraf çekiyorum her gün Üsküdar Beşiktaş arasinda maziden kalan kiriklardan degil ama arsizliktan olacak sanirim. Sevdiginin gectiği yollar fazladan gecince sevda bile kalmiyor geride. Yeni bir hayat kurabildim mi kendime hayir. Ne bende dikiş tuttu nede karşimdaki insanlara "istediklerini" verebildim. 


Velhasil kelam; ne şerha şerha yarilan bir yüreğim, nede altinin kisilmasini beleyen bir çayim var. Işim var gücüm var. 


Unutmadan hiç kimsenin elde edemeyeceği kadar büyük dostluklarim var...

2 Ocak 2012 Pazartesi

“Yürüyorsan sadece yürü”





Bir şey yaşıyorsan, yapıyorsan tam olmalıdır. Nasıl gerekiyorsa öyle yaşaman gerekir. Doğa bu konuda çok iyi bir öğretmendir. Yağmurda ıslanmak istediğinde, sana ne gerekiyorsa verir. Çıplak ayak yağmurun ortasında dolaş; taşları, dikenleri ile ayağına batar, acı çekebileceğini hatırlatır. Teninde dolaşan rüzgârı ile kuş olursun, mutluluktan uçabileceğini anlatır. Bedenine çarpan yağmur damlaları yüreğini hoplatır, yaşadığını anlarsın; senin de âşık olabileceğini anlatır. Yağmurda dolaşırsın, tamamen içindesindir. Doğa sana her şeyini sunar.


Âşıkken de tam yaşamalısın, ağla, üzül, berduş ol. Zaman olur ruhun kanatlanır ve bir zaman olur yüreğin büzüşür üzüntüden. Nasıl gerekiyorsa öyle yaşa. Bırak karşındaki sana yalanlar söylesin, oyunlar oynasın; bu senin sorunun değil ki. O eksik kalsın, sen tam yaşa; âşık olma, aşk ol!


“Yürüyorsan sadece yürü”


(Osho)

30 Aralık 2011 Cuma

içimden...




İnsanlar icten ice kendilerinin yalniz olduklarini dusunurler. Acaba bu gercek bir yalnizlik midir yoksa sadece yalniz oldugunun farkina varmaya gec kalmak midir?... Havanin pusulu olmasi icimizin kararmasi icin yeterli bir sebep degil ki ya hic günes yuzu gormeyen insanlar ne yapsin! Mesela kutuptakiler! Alti ay gunduz yok ...!

Bahane bulmada yok uzerimize tamam hersey guzelde birazda silkinip kalkmamiz lazim. Bu ölü toprağı atmamız lazım üzerimizden...


 Aslinda bir yerde var bir hata belki ben farkinda degilim. Mesela insan hatalarini gormez ya hani onun gibi belkide. Ne bileyim kilif aramaya gerek yok yani. Bu iste bir yalnizlik var mesela. Aslinda ne kadar gulsemde bazen sadece mimiklerle gecistiriyorum hayati. Hicbir sekilde kafama takmiyorum dunyayi, bazen bakiyorsun kedi gibi uysalim, bazen bir kartal kadar yirtici, bazen de bir hic kadarim. Iste hersey burada bitiyor. Hic olacaksin aslinda, oldugun kadarsin nede olsa....

1 Eylül 2011 Perşembe

TEK BİR HAYATINIZ VAR!


Dinle oğlum: Bunları sen küçük ellerinden biri çenenin altında yumruk olmuş, sarı saçların terden ıslanmış, alnına yapışmış bir halde uyurken söylüyorum. Odana gizlice, tek başıma girdim.Sadece birkaç dakika önce, kütüphanede oturmuş gazetemi okurken, güçlü bir pişmanlık dalgası her tarafımı sardı.Suçluluk içinde kalkıp, yatağının başucuna geldim.
Düşündüklerim şunlardı oğlum: Sana kızmıştım. Okula gitmek için hazırlanırken, yüzünü havluyla şöyle bir sildin diye sana bağırmış,ayakkabılarını temizlemediğin için seni azarlamıştım.Eşyalarını yere attığın için öfke içinde haykırmıştım. Kahvaltıda da hata buldum. İçeceklerini etrafa sıçrattın,yiyeceklerini alel acele yedin. Dirseklerini masaya koydun, ekmeğine tereyağını çok kalın bir tabaka halinde sürdün. Sen oynamak, ben de trene yetişmek için çıkarken, bana döndün, elini salladın ''Güle güle baba'' dedin. Ben ise irkildim ve''omuzlarını dik tut'' cevabını verdim.
Öğleden sonranın geç saatlerinde herşey yeniden başladı.Eve gelirken seni dizlerinin üstünde eğilmiş, misket oynarken gördüm. Çoraplarında delikler vardı. Seni arkadaşlarının önünde,benimle eve gelmeye zorlayarak aşağıladım. Çoraplar çok pahalıydı ve eğer parası senin cebinden çıkıyor olsaydı,daha dikkatli olurdun. Bir düşün oğlum, bunlar bir babanın lâfları.
Daha sonra, ben kütüphanede okurken, gözlerinde acı dolu bir bakışla nasıl çekingen çekingen içeri girdiğini hatırlıyor musun? Gazetenin üstünden, rahatsız edilmiş olmanın verdiği sıkıntıyla sana baktığımda, kapıda durakladın.Ben ise ''ne istiyorsun'' diye kükredim.
Hiç birşey söylemedin ama aceleyle bana doğru koştun, kollarını boynuma dolayıp beni öptün. Küçük kolların Allah'ın yüreğine yerleştirdiği, sana yaptıklarımın bile solduramadığı o büyük sevgiyle boynumu sıkıyordu. Sonra koşa koşa merdivenlerden çıkıp gittin.
Evet oğlum, bundan hemen sonra gazetem ellerimden kaydı ve müthiş bir korku her yanımı sardı. Adetlerim bana neler yaptırıyor?Hata bulma adetim, azarlama adetim.
Sana bir çocuk olduğun için verdiğim ödül bu mu? Seni sevmediğimden değil ama bir çocuktan çok fazla şey beklemiştim.Seni kendi ölçütlerimle değerlendirmeye kalkıyordum.
Oysa karakterinin o kadar iyi o kadar güzel yanları vardı ki.Küçük yüreğin, dağların ardından söken şafak kadar büyüktü.Ve bunu gelip bana iyi geceler öpücüğü vererek gösterdin.Bu akşam başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta yatağının başucuna geldim ve utanç içinde diz çöktüm.
Bu çok yetersiz bir af dileme çabası. Bunları sana sen uyanıkken söylersem anlamayacağını biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle dost olacak, sen acı çektiğinde bende çekecek, sen güldüğünde ben de güleceğim. İçimden kötü sözler etmek geldiğinde dilimi ısıracağım.Sonra kendime hep şu sözleri söyleyeceğim:O sadece bir çocuk, küçük bir çocuk.
Korkarım seni sanki bir yetişkinmişsin gibi gördüm.Ama şimdi seni yatağında dertop olmuş, yorgun, uyurken görüyorum da oğlum, hâlâ bir bebek olduğunu anlıyorum.Daha dün başını omzunun üstüne koyduğun anneciğinin kucağındaydın. Senden çok fazla şey bekledim, çok fazla.

 W. Livingston Larned

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Kendini bilmek!

Adamın biri bilge bir kral olmakla ün salmış olan kralın yanına gider. Krala şunu sorar..
- Efendim söyleyin bana hayatta özgürlük varmıdır ? Elbette' der.
Kaç bacağın var senin ?
Adam soruya şaşırarak efendim der. Kral..
- Pekala, tek bacağının üstünde durabilir misin ?
Elbette diye cevap verir adam. Kral..
- O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver.
Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir. Tamam der kral. Şimdi de öteki bacağını kaldır. Adam şaşırır. Bu imkansız kralım der. Gördün mü ? der kral özgürlük budur. Sadece ilk kararı almakta özgürsün. Ondan sonrasında değil. Hayat gerçekten böyleydi. İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu.
Hayat hata kabul etmiyordu. İlk kararın doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, her şey zincirleme yanlış gidiyordu. Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti. Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak ateş, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu, yanlış yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte senide yakıyordu. Hayat öyle basite alınacak bir oyun değildi. Oyunun kurallarını bilmen ve ona göre oynaman gerekiyordu. Ama çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek yetmiyordu. Çok daha önemli olan başka bir şey vardı.
Kendini bilmek ; Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek zorundaydın. Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun. Ve kararlar birer kibritti ; Ya kendini yakıyordun ya da ısıtıyordun...!

12 Ağustos 2011 Cuma

Yarınlara...




Karanlık hava
Bulutlu bir gökyüzü
İnsanların içine doğan kasvet
Nedendir bilir misin?
Korkudan...
Bir daha yaşayamayacağı,
Bir daha koşup oynayamacağı
Bir daha bakıp gözlerini kamaştıramayacağı
Güneşi göremeyeceği için...

Şerha şerha açılan yaralar olur
Karanlıklarda...
Korkular sarsada bedenini
Hep bir sonraki günün
Güneşini bekleriz aslında!
Hep yıldızlı göğü sorarız
Bir ümit doğar, ağaran gökyüzü adına
Kahve falları baktırırızya hani...
Hani merak ederiz ya neler olacağını
İşte böyle bir şeydir
Güneşin doğuşunu beklemek!

Beklemek güzeldir
Eğer görülecek aydınlık yarınlarsa!
Gülen yüzler ve gözler olacaksa...
İçine iyiye ve güzele dair bir ümit doğacaksa,
Güzel dostlukların ve birlikteliklerin olacağı yarınlara...

Yunus Emre Tatar
12.08.2011
Bir Ramazan sabahında...

9 Ağustos 2011 Salı

Kim var ki!...


Kimi bekliyorsun hala,
Evinden kitaplarından uzakta mısın
Arada bir telefon et kendine
Kendine mektuplar yaz yanıt beklemeden
Kartlar gönder kendine her gittiğin uzaklardan
Sevgilim diye başlayıp öperim diye biten
Senin senden başka kimin var ki arasın

İnince trenden ya da uçaktan yalnızlığın
Sevinçle karşıla yanlızlığını garlarda hava alanlarında
Ayrılışlarda da sarılıp öpüş yanlızlığınla
Ugurla kendi kendini dönüşsüz yolculuklara
Bekle kendini uzak yolculuklardan dönersin diye
Senin senden başka kimin var ki beklesin

İçki masalarında bir başına mısın
Kendinleysen yetmelisin kendine
Çoğaltıp yanlızlığını konuş bir çok kendinle
Kaldır içki bardağını kendi şerefine
Ağlaşarak gülüşerek tartışarak kendile
Senin senden başka kimin var ki bulasın

Düşmanlarının saldırılarından yuvarlandıkça yerlere
Tutup kendi saçlarından kaldır kendini
Seni sana bildirecek kimsen yok başka kendinden
Ölünce senin bile haberin olmayacak öldüğünden
Haber ver kendine ki öldüğünü bilesin
Kimin var ki senin sana öldüğünü söylesin

Kendi kendinin hem konuğu hem ev sahibisin
Zamanın varken ağırla kendini sarılıp öperek
Biliyorsun nasıl olsa yakın o gelecek
Kimileri diyecek
Daha şimdiden sev kendini sev kendini SEVVVV
Kimin var ki senin seni senden başka sevecek..

Aziz Nesin

Bu Şehir...


Islak sokaklar mevsimindeyiz artık
Bu kalabalık şehre hüzün yağar bu zamanlar
Yalnızlık yağar caddelerine
Darmadağın saçlar, ıslanmış yüzler hep yere bakar
Kahveleri bile dert yüklenir
Çayları daha bir demli
Unutulan sevgililer hatırlanır veya sevgililer unutulmaya çalışılır
Bu mevsimde vitrinleri az sulu rakı gibidir bu şehrin
Her adımın yalnızlığa uzanır
Yine de hızlı adımlar atılır, koşulur bu sokaklarda
Herkes kendi türküsünü söyler yüzünü buruşturarak,
Herkes kendi hikayesini en acıklı sanır
Kendisi koca bir yalanken gerçeği arar bu şehir
Sokakları gibi evleri de acı doludur, gözyaşları taşar pencerelerinden…
Geceleri gerçeklerini saklar da, her gün başka bir maske takar insanları…
Hayatları vardır anlatıkları, bir de tek başına kalınca yaşadıkları…
Aşkları bir damla gözyaşında boğulur bu şehrin
Onun için geceleri yeni hayatlar yazılır kimsenin bilmediği zamanlara
Onun için kimse üzülmez gidenlere ve acır geride kalanlara
Herken kendi türküsünü söyler bu şehirde sadece kendi acısına ağlar
Herkesin tiyatrosudur bu şehir herkesin en yalandan sahnesi
Ve onun için bulunmayı bekler bu şehrin denizlerinde incilerin en sahtesi
Yine de yalan olduğunu bile bile hergün aynı oyunu oynar bu şehrin insanları
Herkes kendi hikayenini en acıklı sansa da her geceyi pembeye boyar gündüzün yalanları…

Bu şehir en çok sevenini aldatır
En çok sevenini üzer hiç acımadan
Sokaklarında gezmek de bir savaştır burada hayatta kalmak da…
Ve çok zordur buna rağmen ayrı kalmakta
Nefret etmek çok kolaydır bu şehirden
Küfür etmek çok kolay
Yine de ayrılamaz aldattıklar, ayrı kalamaz…
Her gidişinde dönüşü özler, onsuz kalamaz
Bu şehrin sokakları hüzün doludur, acı doludur her zaman
Her bir köşesinde bir hikaye gizlenir
Boş sokaklarında gece yarısı masallar anlatır bu şehir
Bir kez göreni 100 kez aldatır…
Onun için adımlar hep hızlı atılır, koşulur bu şehrin sokaklarında…
Çektirdiği onca acıya rağmen her zaman bir başkadır…
Her zaman ilktiri tektir ve sondur bu şehir
Ve en kalabalık caddesi görünmeyen acılardan bir nehir
Yine de hızlı adımlar atılır, koşulur bu sokaklarda
Herkes kendi türküsünü söyler kimseyi umursamadan
Herkes hergün insanlığından bin defa utanır.

Abdullah Özdoğan

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Vecihi Hürkuş Kimdir ?



İsmini çoğumuz sadece Türk filminde beceriksiz pilot Şener Şen sayesiinde duyduk.

Vecihi Hürkuş (1896 - 1969), Türk Pilot Astsubay ve mühendis. Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biridir.

6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek Pilot Astsubay olarak mezun oldu. Birinci Dünya savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir.[1]Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey Hazar Denizinde bulunan Nargin Adasından yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.

Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey'in bu projesi Mondros ateşkes anlaşmasının imzalanması ile yarım kalmıştır. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir - Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi olur.

Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez Takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.

Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığı uçağa "Vecihi" adı verilince, uçak inşa etmek düşünceleri canlanır. İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1924'te ganimet olarak Yunanlılardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925'de "VECİHİ K-VI"adını verdiği uçağını uçurur. Ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek merci olmadığı için, izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır.

Daha sonra askeri havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin en ilginç simalarından birisiydi.

1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ K-XIV'ü inşa etti. İlk uçuşunu 16 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ K-XIV ile önce Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığına başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış. Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya’ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait statik raporu gibi resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.

Hürkuş 23 Nisan 1931’de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931’de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye’ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931’de Türkiye’ye gelmiştir.

Vecihi Hürkuş, 1931 yılında, THK (Türk Tayyare Cemiyeti) yararına Türkiye turu yaptı. Birinci Tur (02.09.1931): Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Bolu, Ereğli, Zonguldak, Cide, Sinop, Samsun, Trabzon, Of, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Suşehri, Zara, Hafik, Sivas, Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu, Kalecik, Ankara.

İkinci Tur (09.11.1931) : Ankara, Gölbaşı, Bağla, Şereflikoçhisar, Aksaray, Konya, Beyşehir, Seydişehir, Alanya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Köyceğiz, Muğla, Göktepe, Kale, Tavas, Karacasu, Babadağ, Denizli, Çal, Çivril, Karahallı, Ulubey, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çukurhisar, İnönü, Bozüyük, Karaköy, Söğüt, Geyve, Adapazarı, İzmit, İstanbul.

1930'lu yıllarda ilk Türk Sivil Havacılık Okulu'nu (Vecihi Sivil Tayyare Mektebi 1932) açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotumuz Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kadıköy'de (Kalamış)İlk sivil uçağımız VECİHİ K-XIV, ilk eğitim ve spor uçağımız VECİHİ K-XV, 160 Beygirlik Mersedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ Bey, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933’de Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ K-XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin TEKEL idaresi’nin ve İŞ BANKASI’nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları olmuştur.

1954 yılında İlk sivil havayolu şirketimiz Hürkuş Havayollarını kurmuştur.

Türk Havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde vefat etmiştir.


Türk havacılık tarihinde ilklerin yaratıcısı ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Vecihi Hürkuş adına 2007 Kasım ayında kurulan dernek, Vecihi Hürkuş’u tanıtmak amacıyla etkinliklerine devam ediyor.

1924 yılında İlk Türk tayyaresini, 1930’da ise ilk sivil uçağı inşa eden Hürkuş, ilk Türk sivil havacılık okulunun ve ilk özel Türk havayolu şirketi Hürkuş Hava Yolları’nın da mimarıydı. Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği, Vecihi Hürkuş’un ailesinin, ilk hava pilotlarının ve uçakların re-simlerinin yer aldığı fotoğraf sergisi’ni Acıbadem Tepe Nautilus’da açtı. Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Bahadır Gürer, kuruldukları günden bu yana Vecihi Hürkuş’un adını yaşatmak, gençlere sevdirmek ve sivil havacılığa özendirmek için etkinlikler düzenlediklerini belirtti…


Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Vecihi_H%C3%BCrku%C5%9F
http://www.gazetekadikoy.com/d​ergi08/haziran/08.asp