28 Kasım 2010 Pazar

O, yedek sevgili!



Kimi sevsem, onun hep uzakta bir sevdiği vardı, unutamadığı ilk aşkı ya da onu terk edip giden sevgilisi...
Kimi derinden sevsem, o bir başkasını derinden hatırlardı.
Öylesine çok sevdim ki onları, başkalarına duydukları sevgiyi anlatmalarını, sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim.
Beni yitirmekten hiç korkmadılar; ...çünkü onlara göre fazla iyiydim; bu yüzden ilk anda vazgeçilebilirdi benden.
Beni terk edenlerden tek isteğim olurdu. 'Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum.
Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.
Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni...
Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim...

O, yedek sevgili!

Cemil Ersöz

3 Kasım 2010 Çarşamba

Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar..



Ne hesabını veremeyeceğim bir günüm oldu
ne de vicdanımı lekeleyen bir geçmişim...
Ne hissettiysem onu söyledim , onu yaşadım...
Yaşadığım bir tek andan bile pişmanlık duymadım...
Asla keşkelerim olmadı...


Hiçbir zaman kendimle vicdan mahkemesi yapmak zorunda kalmadım..
Karşıma bazen gerçek yüzler , bazen sahteler çıktı ama olsun ...
ben yine sadece hislerimle yaşadım..
Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim ,
ya da asla birini severken karşılığını beklemedim...
Dostluğuma değer biçmedim , sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim...
Sevdiysem sonuna kadar gittim,bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim...


Bazen çok kırıldım , bazen belki de kırdım...
Ama hata insana mahsustur dedim..
Affettim , af diledim..

Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yinede affettim..
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler...
Ama asıl unuttukları şuydu...
Ben aldanmadım...
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar...

Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için...
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için......
Oysa ben hiç insan kaybetmedim...
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar..

29 Ekim 2010 Cuma

Avuç içimsin ...


Bir gün Mevlâna eve girer ve hanımı ona sorar;

" Bu kadar Aşıksın Mevlâ'ya, şükürler olsun bu Aşkı yaşayıp yaşatana..! Peki bana ne kadar Aşıksın..?" der.

Mevlâna hanımına şöyle der;

Sen benim; Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevişim,

Bir adım gelene on adım gidişimsin

Ve herkesi olduğu gibi kabul edişimsin

Sen benim; bugünüme şükür ve yarınıma dua edişim,

Azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin

Ve kapanmayan avuç içimsin...

26 Ekim 2010 Salı

Yaşam ...

Doğrusu hiç aklıma gelmemişti, yüzyıllık bir takvimin dörtte üçünü tüketip, arkamda bırakacağım. Gençken ömür gölünün öteki kıyısı, o kadar uzaklarda görünüyor ki. Ve kıyıya yaklaştıkça, çok yakın görünüyor arkada bıraktığın kıyı. Kıyıları her yolcusuna göre değişip duran, büyülü bir sudur ömür gölü. Bazen düşünüyorum: - Hayat bana ne öğretti, diye. Pek bir yanıt bulamıyorum. Sadece gözlemim o ki, bedelini ödemeden geçemiyorsun ömür gölünü. Ya bedelini peşin peşin ödeyerek yaklaşıyorsun öteki kıyıya; ya öteki kıyıya bedelsiz yaklaşmaya kalkıyorsun ve kabaran dalgalarıyla göl, mutlaka senden çıkartıyor geçişin bedelini. Bazen "başarı nedir", "mutluluk nedir" soruları da takılır aklıma. Ömür gölünden geçerken gördüm ve anladım ki, insanlar bu tür soyut kavramların tanımlamasıyla pek ilgilenmiyorlar. Örneğin kimi servet sahibi olmayı başarı zannediyor, kimi politik paye sahibi olmayı. Bana sorarsanız "başarı"nın çıtası çok daha yüksek. "Kimseye yalan söyleme ihtiyacını duymayacak bir düzeye erişmiş olarak yaşamaktır başarı; dürüst olduğundan ötürü değil, ihtiyaç duymadığından ötürü". Picasso, yahut Einstein; kime karşı duyacaktı ki, yalan söyleme ihtiyacını? "Mutluluk ise, sevdiğinle zamanı süresiz unutmaktır" bence. "Başarı"yla "mutluluk" da pek beraber olmuyor. Mutlular, boş veriyorlar, zamanı başarıya doğru kanatlanarak unutmaya... Ve yine bendenize göre, ömür gölünü geçerken sevdiğin işle uğraşmaktan aldığın lezzet; ondan sağladığın kazancı harcarken aldığın zevkten daha büyükse, pekala "yaşamış" sayılabilirsin. "Varlıklı" olma haşmetiyle gözleri kamaşanlar, görmeyebilirler "var olma" nakışlarının gizli tadını..

Duygular !

Yazmakta olduğum tiyatro oyunlarından küçük bir bölümü televizyondaki 'Küçük Şeyler 'dizisine koyduk.
Söz konusu bölümde satranç oynamakta olan bir karıkoca arasında şu konuşma geçmektedir:
-Erkek:''Hayatım,atını almak zorundayım.''
-Kadın:''Aaaa,alma şekerim,ben onu seviyorum.''
-Erkek:''Ama hayatım,atını almazsam bu oyun satranç olmaktan çıkar.''
Bu noktada ben devreye girip ''Eğer ekek atı almazsa, bu oyun satranç olmaktan çıkar ama aşk olur.'' diyorum.Evet,gerçekten bazen mantığın bittiği yerde aşk başlar.
Pek çok aşk tanımı var,bunlardan bir tanesi şudur:Bizim için değerli bir kişi için mantıklı olmayan bir şekilde davranmayı tercih edebiliyorsak bu aşktır.Satrançta eşinin attını almamak aşk sayılabilir.(Aşk ,karşılıklı olunca galiba daha iyi oluyor.Eğer erkek de diyelim filini seviyorsa ,kadın da onun filini almamalıdır.)İnsanların uzun yıllar sevgililerini beklemeleri,kimilerine göre mantıklı olmayabilir ama bekleyenlere göre aşktır.Cinsel aşkın yanı sıra başka aşklarda vardır;mesleğinize ,sanatınıza aşkla bağlanabilirsiniz.Geceler boyu uykusuz kalıp minnacık bir fırçayla yüzlerce nokta oluşturmak,kimilerine göre mantıklı değildir ama size göre ,bana göre aşktır.Sizin kollarınızı kaldırıp kendı etrafınızda dakikalarca dönmeniz ,kimileri için mantıksızdır ama bu, bir Mevleviye göre ve bana göre aşktır.Bir bebeğin veya felçli hastanın kakasıyla uğraşmak bir açıdan mantıklı olmayabilir ama bir anne için,bir evlat için veya bir hemşire için,bu da bir aşktır.
Ben böyle düşünüyorum:Çocuğum veya öğrencilerim sözkonusu olduğunda ,zaman zaman ,belki de sıklıkla ,mantıklı olanı duygularıma üstün tutarım.Çünkü onların gelişiminden ben sorumluyum,onlara rehberlik etmek zorundayım.Bu yüzden onların iyiliği için bazen mantık duygularımdan önce gelebilir.
Ancak,annem,babam veya eşim söz konusu olduğunda durum değişir.Onlara karşı duygularımı mantığımdan üstün tutarım,çünkü onların gelişimlerinden,terbiyelerinden ben sorumlu değilim.Diyelim ki annem araba yolculuğunda şurada oturmak istiyor ama orada oturması pek mantıklı değil,diğer koltuğa oturmamız daha kolay,daha mantıklı.Bu konuda annemi ikna etmeye çalışmam,bu şeyin benim mantığıma uyup uymaması önemli değildir,eşime mantıklı geliyorsa veya sadece o öyle istiyorsa,konuyu tartışmam.Aynı duyarlığı eşimde bana sergiler.

Üstün DÖKMEN

19 Ekim 2010 Salı

Abraham Lincoln'un, Oğlunun Öğretmenine Yazdığı Mektup



Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona:

Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona
. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
eğer yapabilirsen;
ona kitapların mucizelerini öğret.
Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı...

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi...

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.

Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret...

Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona.

Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini...
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.
Ona nazik davran ama onu kucaklama.
Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun,
Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.

Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret.
Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır...
Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım...
O ne kadar iyi, küçük bir insan,
oğlum..."